trip etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
trip etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2010 Pazartesi

Pazar


Pazar, Tanrı'nın müflon terliklerini koyduğu yerdir. Pazar, gürbüz cumartesinin solgun, gergin gölgesidir. Pazar, 'ziyaret hakkına' sahip boşanmış babaların çocuklarını hayvanat bahçesine götürdükleri gündür. Pazar, boş zaman geçirme yeteneği olmayan insanlar için zorla yaratılmış bir boş zamandır. Pazar, akşamdan kalmalığın sınır tanımadığı zamandır. Pazar, ilahiler miyavlayan, futbol topları osuran aşırı besili beyaz bir kedidir..

Tom Robbins, Ağaçkakan
anlatılacak çok şey var, nerden başlasam bilemiyorum, o yüzden başlayamıyorum..

10 Mart 2009 Salı

Futbol aşkına!


Geçen seneden bir manzara aklımda. Age, Wasted ve Al Lee ile o ünlü "Doğuş" denetimleri dönemine denk gelmişti United-Chelsea finali. Şefimize (Levent üstat, selamlar olsun) kelimenin tam anlamıyla yalvarmıştık! Sağolsun son dakikaya kadar bağırtıp bizi en sonunda salmıştı. Biz de ingiliz holiganlarla beraber seyretmiştik unutulmaz finali.

Takip edenlerin dikkatini çekecek kadar, yazamayacak kadar yoğun olduğumuz şu dönemde, gerekirse aynı gurursuzlukla gidip üstlerimize yalvaracağız bugün de. Bir farkla: geçen sene hep beraberdik, bu sene hayat hepimizi farklı yerlere savurdu.

Bağlayalım, favorim Liverpool. Madrid alırsa turu çok büyük iş başarmış olur, Liverpool Galatasaray misali, Avrupa'da kırmızı görmüş boğaya dönüyor! İyi maçlar efendim.
lan trapano biraz iş yap olm, boşuna mı para veriyoz sana(?) :)

9 Şubat 2009 Pazartesi

çocukluk aşkı ve milan-reggina

ahmet'in arabası yerine nike ayakkabısının prim yaptığı yıllar..evden özene bezene çıkıp yine de bir şekilde kendimizi toz toprak içinde maç yaparken ya da ataricide oyun oynarken bulduğumuz seneler..ve o hergün dondurma tezgahının arkasında duran barbie bebek gibi sarışın kız..rüya gibi, peri gibi..oradaki dondurmayı hiç sevmeme rağmen hergün gidip oradan bişeyler alıyorum, gözlerimi gözlerine dikip..tek umudum parayı verirken eline değebilmek..saçlarım terden alnıma yapışmış, gözlerim parlıyor..bizimki utangaç bir hikaye ya çocukluk geçiyor bir laf edemiyorum..her seferinde yanaklarım kızarıyor..15 yıl geçiyor, başkasıyla tanışıyoruz..aşık oluyoruz..beraber yaşamayı düşünüyoruz, doğabilecek çocuklarımızı hayal ediyoruz..belki de sonra bir gün ayrılıyoruz..
***
cumartesi ali sami yen'den gelmiş yorgun argın otururken evde, ntvspor'da milan-reggina maçına denk geliyorum..beckham'ı formayla yeşil sahada görünce tanıyamayan insanlar var etrafımda.."hakem topu bıraksın, beckham'ın peşinden koşsun" filan diyorlar..cinsiyet kız olunca yeryüzünde izlenmesi en ideal takım milan, haksız değiller..kaka, maldini, inzaghi, pirlo, flamini..yakışıklılıkta doruk noktası..kızların top umurunda mı, yakın çekim görsünler topçuları, topu görmeseler de olur..onları maçla başbaşa bırakıp başka şeyler yapıyorum..sonra maç bitiyor, maçın sonucu sormak istiyorum onlara ama vazgeçiyorum..nerden bilecekler ki..fena halde canım sıkılıyor, ilk paragrafa geri dönmek istiyorum...
***
çok uzak bir şehirde kanapede uzanmışken, maç milan'ın bile olsa futbol bana anlamsız gelmeye başlamışken, unutmak için içkiyle boğarken kendimi; hala hayalimdeki resmine bakıyorum çocukluk aşkımın..ama tek bir farkla; artık yanaklarım kızarmıyor..
kardeşim nilaya hajmet jr.tarafından ithaf edilmiş bi yazıdır..lamı cimi yoktur:)

2 Şubat 2009 Pazartesi

tamamen alakasız..

kim ne derse desin, ortaokul-lise yıllarının tek şanssızlığı; hep bi an evvel geçsin diye bakılmasıdır..kesinlikle kendinizi hayat denen girdabın içinde bulmadan evvel yaşadığınız son güzel yıllar..kimimiz o yılların deli doluluğunu üniversite sıralarında ve sonrasında da yaşamakta ısrar etse de; kağıtlarla çöp tenekesini pota belleyip maç yapmak, tahta silgisiyle futbol oynamak, sınıf savaşlarına yan sınıfa çöp tenekesi atarak aktif olarak iştirak etmek, bir günah keçisi bulup 20 kişi üzerine atlamak, tutulan takımın tezahüratını söyleyip ezeli rakibin taraftarıyla amaçsızca kavga etmek, boş derslerde yapılan geyikler, her teneffüs kantin civarında dolanıp hoşlanılan dişilerin etrafında piyasa yapmak, başka okulların çıkışlarına kız tavlamak amacıyla gitmek.. hepsi bu yıllara özgü davranışlar işte..insanın sayarken bile içi eriyor..biliyor çünkü hiçbirşey ilerleyen yıllarda bu şekilde güzel gelmiyor..herkes ayrı bi kente gidiyor..yolda karşılaşılıp içten sarılmalar seyrekleşiyor..yavaş yavaş unutuluyor arkadaşların adları, suratları..hatırlamaya çalışmak da fayda etmiyor..sonra bi gün bi mail geliyor "cuma günü buluşuyoruz istanbuldaysan" diye..evden o gün daha özene bezene çıkıyorsun, köşebaşındaki starbucks'da kahve alırken farkediyorsun dökülen saçları, yüzlerdeki eskimeleri.. ve kahvene ne kadar şeker koyarsan koy, o küçücük kantindeki tadı yakalayamıyorsun..

"ben bu bloga futbol okumak için giriyorum" diyenlerin gözlerinden öperim

26 Ocak 2009 Pazartesi

black..

şarkıların da cinsiyetleri var..bundan black gibi şarkılar sayesinde bahsedebiliyoruz.. üstelik durun bitmedi, dünyanın en erkek şarkısı bu.. izninizle açıklıyacam, biz erkekler iyi olup yeterince çabalarsak herşeyin yolunda gideceğine inandırılarak yetiştiriliriz.. kadınlar da böyle yetiştirilse de hayat onlara herşeyin daha iyi olacağı yönünde sürekli yeni tekliflerle gelir.. bu yüzden yetinme duyguları daha körelmiştir.. mutlu olmuş olmamış farketmez, yetinmez.. ejderha olsan farketmez.. dünyanın düzeni böyle kurulmuş genel anlamda; biz erkekler tekliflerle gelen, çabalayan, yarışan, kadın kısmı da karar verip fikrinden cayanı oynar.. erkeğin sahiplenme duygusunun, bu diken üstündeliğin, kadının kolayca yoldan çıkabilmesinin üstünde yükseldiğini düşünüyorum.. konudan sapmayacak olsam örneklerle açıklardım..
***
neyse black işte böyle bir ruh halinde başlıyor.. inandığı ne varsa ona güveni, inancı sarsılmış bi insanı anlatıyor.. hani herşeyi yaparsam herşey güzel giderdi, bu saçma ayrılık neyin nesi diyor kendi kendine.. bilmiyor ki o kadın onu bırakıyorsa amacı yalnız kalmak değil.. ya başka birini bulmuştur ya da bulacaktır.. o kadından degil eddie vedder'a, seattle'daki hiç bir erkeğe fayda gelmez.. ama işte gururuna da yediremiyor, anlamaya calışıyor ama tek bir sorunu var; gerçekleri anlamamazlıktan geliyor... yaşayanlar bilir, sözler yetersiz kalır bu durumlarda.. öyle olunca da içtekilerin dışarı dökülmesi için devreye bir bas, bir elektro gitar, bir davul, bir de çıldırmasına ramak kalmış insancığın vokali giriyor..sözlerin anlattıklarıyla üstümüze kurulu setler, eşikler anca böyle kırılıyor, aşılıyor.. sahiplenme, kaybedememe, bir türlü kabullenememe bundan güzel hiç anlatılmamıştı sanırım.. ama adam olmak insanlara gökten zembille inen bir haslet değil.. eşikleri aşmadan eşiklerin ardında güvende durmayı öğrenmek mümkün değil ne yazık ki...
***
şimdi söyleyeceğim şey şu; bu şarkıyı hiçbir zaman anlayamayacak 3 milyar kadın hala dışarılarda bi yerlerde geziyor.. aşılacak eşikleriniz ve kırılacak setleriniz varsa acele etmeniz lehinize olacaktır..
şarkıyı futbolla ilişkilendirmeye çalıştım, olmadı..ben de kadınlarla ilişkilendirdim..

Los Lunes al Sol


Güneşli Pazartesiler olsun..

Sabah Al Lee'nin manitasıyla, yarım açık gözlerle isyan ederken, bir Anadolu köyünde domates yetiştirmek ya da Bahamalarda egzotik bir hayata yelken açmak gibi klişe opsiyonları gözden geçirdik. O saniyelerde aklıma geldi bu enteresan film. Aylaklığa övgü..

Bir tek ben değilimdir aranızda, pazartesilerden nefret eden değil mi?

Cuma günü kafamda güzel bir haftasonu vardı. Arkadaşlarla içmek, sinemaya gitmek, ikeaya gitmek, maçlar seyretmek, uyumak.. Çok önemli ölçüde de gerçekleştirdim bu hedeflerimi. Ama Pazartesi geldiğinde aklımdaki tek şey şu: bir sonraki Cuma'yı dört gözle beklemek. İşte tam da bu döngüden çok fena içim bayılmış durumda.

Yok mu yardım eden, kurtarıcı bir fikri olan?
yes man güzel film..

9 Ocak 2009 Cuma

çocuklar..

bu öylesine önemli bi mevzu ki takarım futboluna diyesi geliyor insanın..çocuklar ölüyor bu savaşta..masum, karumasız, habersiz çocuklar canice planlanan militarist yaklaşımların kurbanı oluyor..savaşa devam edeceğiz diyen israil'in başbakanı acaba küçükken annesinin bacaklarına sarılıp "beni bırakma" diye ağladı mı hiç? diyecek çok şey var...

post'u ben değil roger waters bitirecek;

"and when the fight was over
we spent what they had made.
but in the bottom of our hearts
we felt the final cut. "

şerefzedeler

8 Ocak 2009 Perşembe

Ceza Yayı Mavrasalı

Dün geceki yazıma "Ram" adlı okuyucumuzun yaptığı yorumdur, candır. Yazı post edilirken eser sahibinin izni alınmamıştır. Bilginize...

... Az önce Tsubasa izledim, efkarlandım yine.Meiwa-Nankatsu şampiyonluk maçı hem de. Bi tarafta Wakabayashi, Tsubasa, Misaki; diğer tarafta Hyuga,Wakashimazu ve Sawada. Birbirlerinin iç seslerini duyan Hyuga ve Tsubasanın "Biz kazanıcaz", "Öyle mi gel de gör bakalım" tarzı konuşmaları.

Auman, Wakabayashi karması bir etkiyle bir sene kafamdan çıkarmadığım şapkam geldi aklıma.Wakabayashi'nin sol ayağı sakatlanınca sol dizimdeki ağrılarım depreşti.

Yoksa 3 büyüklerimizdeki 10 numara manyaklığı Tsubasa'dan kalma mı?

Yoksa milli kalecilerimizin hep sakat oynaması Wakabayashi mirası mı? Maçları son dakikada kazanmamız bir Nankatsu geleneği mi?

Yoksa ikinci adam sendromum Misaki'ye olan hayranlığımızın Tsubasa'dan çok olmasından mı?Takım oyununu bir türlü beceremememiz Misaki, Tsubasa ikilisinin bütün atakları yapmasından mı yoksa Wakabayashi'nin bütün rakip ataklarını defansı yok sayarcasına "Ben durdururum, siz vurun" demesinden mi?

Bloklar arası kopukluk maç boyunca topun sahanın neresinde olduğunu bilemediğimizden mi?

Yoksa Tsubasa, Japonların futbol kültürümüzün gelişimini engellemek için yaptığı bir çizgi film mi?

Nedir ne değildir bilemiyorum ama siz siz olun Tsubasayı Japonca seslendirmeyle izlemeyin. Soğudum resmen delikanlılardan.
Ramo çok sağol..

7 Ocak 2009 Çarşamba

Yuvaya dönüş


Thomas Hardy'in The Return of the Native (yuvaya dönüş) romanını okuduktan, okuyup çok etkilendikten sonra, bu etkiden midir başka bir şeyden midir bilmem ama, hep dönüşler acı gelmiştir bana. Yuvadan ayrılmak bir zor gelmiştir, dönüş daha bir zor. Diggory Venn(*) gibi hissetmişimdir kendimi her gidişte, her dönüşte. Üstüne üstlük, her dönüşte, gitmek de, dönmek de daha değersiz hale gelmeye başlamıştır benim için.

Abartmış olabilirim biraz, Defoe herhalde bu kadar karamsar bir modda dönmüyordur Tottenham'a, zira kendisi defalarca kez açıklamıştı "yuva"ya dönmek istediğini.
(*) esas oğlan, mühim şahsiyet

endüttürü futbol..

italyan milan ile alman hamburg dubai'de gazozuna maç yapıyor..kamp yapılan otellerin yıldız sayısı çift hanelerde..milan'ın kadrosunda milenyumun futbol (!) ikonu beckham..trübünde zengin şeyhler..muhabbetler "hacı üç-dört kişi toplanıp bi takım satın alsak ya ingiltereden" tandanslı..nerden baksanız endüstriyel futbol işte..milenyum kuşağının arap şeyhlerin sponsorluğundaki en büyük eğlencesi..milenyum kuşağı demişken; playstationlar, büyük ekran tv'ler, rave partileri, kısacası hafta içine hafta sonu için katlanan, denk getirirse kız arkadaş ya da one night stand bulup hayatına bir anlam katmaya çalışan, görünürde herşeyi olan ama uzun vadede hayatlarında en küçük bir değişiklik olmayacak, hayalleri gün be gün yok olurken uyuşturucuya, içkiye saran ve günün birinde yaşlandığını farkedip yitip giden hayallerinin yasını bile tutmadan elindekine razı olan kayıp bir kuşak..kayıp kuşağın en büyük eğlencesi; şeyhlerin sponsorluğunda futbol..neyse yazı uzadıkça daha da abartacam galiba..kısa keselim..

fm'ciler futbol dilencisi, onlara bi şey demiyorum ama son cümlem "futbol asla sadece futbol değildir"cilere gitsin: cristiano ronaldo'nun saçının faslı kaçak işçi saçından tek farkı önlere gölge attırmış olmasıdır..ona göre, adam olun..
you don't give a fuck and we don't ever give a fuck until you give a fuck about me, my generation

2 Ocak 2009 Cuma

Süleyman Seba Caddesi


Bugün öğle arasında, Süleyman Seba Caddesi'ndeki BJK Plaza'dan yemeğe çıktığımda Efsane Başkan Süleyman Seba'yı gördüm. Duruşu, yüz ifadesi hala buram buram mağrurluk ve ağırlık kokuyordu. Böylesi yok şimdi Türk futbolunda diye mırıldanırken, yanımdakilere dönüp artık Beşiktaş'tan çok Barcelona'nın maçlarını izliyormuş dedim. Arkadaş da kafasına baksana dediğinde şapkasını farkettim, üzerinde Barcelona arması olan şapkayı.

Adam futbolu seviyor; reklam, şan, şöhret, hayatta başaramamışlıkların ezikliği yahut tatmin edilmeyi bekleyen egoları değil önündeki. Düşündükçe affedemiyorum "Ahmet Dursun, Seba Gitsin" diyenleri. 3-5 koltuğa O'nu satıp, tarihinin en duruşsuz başkanına bişey diyemeyenleri. Süleyman Başkan geçerken uğramıyor Beşiktaş'a. O, orada yaşıyor. O, Beşiktaş'ı seviyor. Biz Beşikaş 3. büyük müdür, 2.5 midir diye tartışırken Süleyman Seba benim için "mes que un president".
cümle doğru mudur barizzio, değilse editle bana haber bile verme.

Katar organizasyon düzenlemesin!


Şımarık zengin Arap gençlerinin Avrupa'da gelenek sahibi ama fakir takımları satın almasına alıştık artık, gözümüze eskisi kadar batmıyor bu durum.

Ama kantarın topuzu kaçıyor. Katar, 2018 dünya kupasını düzenlemek için aday olacakmış! Muhtemelen sadece o dünya kupasında kullanılmak üzere 8 tane stat inşa ederler, bir daha da kullanılmaz o statlar. Olsun, onları yıkar alışveriş merkezi ya da otopark yaparlar, nasılsa para bok!

Yazıktır, günahtır. Bence bu tür adaylıklar belirlenirken ülkenin futbol geleneği olup olmadığı da sorgulanmalıdır. Stat ve otel kalitesine diyeceğim yok, ama futbol, Katar'ın dünya piyasalarının gözüne biraz daha girme teşebbüsüne hizmet etmemelidir.
düzenlerlerse izleyeni s....

23 Aralık 2008 Salı

alt dudaktan saçın ön tarafına...

lebron'un sabun tozunu havaya üfleme hareketini görünce aklıma geldi, blogta olsun istedim..naim süleymanoğlu'nun halteri kaldırmadan önceki saça üfleme hareketi tüm zamanların en karizmatik sporcu hareketlerindendir gözümde.."kendi ağırlığının üç katını kaldırmaya çalışırken, her tarafından terler akarken üflemenin karizması mı olur" dediğinizi duyar gibiyim ama bence oluyor..ağzını sonuna kadar açıp, çığlığı basmadan önce saçlara doğru hafif bir üfültü, hafiften dalgalanan saçlar, gerginleşen vücut, çığlık ve alt üst edilen rekorlar..bir dönemin çekirdek türk ailesi için fenomen bir sporcuydu naim süleymanoğlu..spora ilgisiz babanın, "20 tane koca adam bir topun peşinde koşuyor, ne anlıyosunuz bu işten" düşünce akımının öncüsü annenin en kolay algılayabileceği spor halter ve tabi halteri onlara sevdiren cep herkülü naim süleymanoğlu..misal kendi babamın yeryüzünde beğendiği ilk ve tek sporcudur..şimdi nerde ne yapıyor bilmiyorum ama her berbere gidişimde, burnuma ya da gözümün altına düşen rahatsız edici küçük saç parçacıklarını defetmek için önce alt dudağımdan suratıma doğru ön saçlarımı havalandırma hareketi yapıyorum sonra da naim'i hatırlıyorum..neyse, acaip bi post oldu bu..bazen burnunuzu bala bulayıp elinizi kolunuzu bağlayıp karınca istilasına uğramak gibidir hayat diyelim, noktayı koyalım..
halil mutlu'yu sevmem a.q

23 Kasım 2008 Pazar

chinese democracy ve hakan şükür!

1991: nefret ettiğim okul yıllarım başlıyor..yılda en az 2 kez hasta, 3 kez baygınlık numarası yapıyorum, okuldan kaytarıyorum, sokağa fırlıyorum..abim walkman alıyor, kıskanıyorum..

1992: müzik benim için ya "daha dün annemizin..." ya da "sezen aksu"..abimin elinde duvar figürlü bir albüm, bunalımlardan bunalımlara koşuyor, anlam veremiyorum..bu arada tsyd kupasında fenerbahçe'yi, ligde galatasaray'ı tutuyorum..

1993: haylazım ama kafamda yara izi yok..çift haneli skorlarla biten mahalle maçlarında hattricklerim "taşüstü, el var" gibi envai nedenle engelleniyor ama yılmıyorum, tekmeye kafayı uzatıyorum..kolum dört yerden kırılıyor, evde oturuyorum..abimin duvar figürlü albümünü gizliden ele geçiriyorum..dinliyorum ama hiç bi şey anlamıyorum..

1995: the wall'ün esiri oluyorum..abimden başka albümler aşırıyorum..guns n roses bünyeyi ele geçiriyor..metallica'ya hiç ısınamamamın tohumlarini atiyorum, nirvana'yı keşfediyorum..hakan şükür konusunda kafam çok karışık, arif erdem'e kılım..

1996: abimden sonra evde simsiyah giyinen ikinci kişi ben oluyorum..annem bu durumdan rahatsız..rock saatinde slash'ın sololarını, avrupadan futbolda fowler'ın gollerini izlemek için trt'ye programlanıyorum..

1997: ucuza kaset çeken bir stüdyoya evdeki tsm kasetlerinden çalıp götürüyorum, abi'lere use your illusion, the sphagetti incident vs. çektiriyorum..okuldaki bi kaç kankadan başka bütün dünya "ne buluyorsun bu gürültüde" diyor, sinirlerimi geriyor..

1998: tam anlamıyla ergenliğe giriyorum, zamanımın çoğunu neyse boşver...

1999: 2000 yılına dek walkman, kasetçalar her ne dinliyorsam estranged ya da november rain dinlemediğim ardışık 2 gün yok..bu arada 68lileri de unutmuyorum..pink floyd'un yanına the who'yu, deep purple'ı katıyorum..queen bana çok piyasa geliyor..fatih akyel'in ayağını koymadığı top, beni dakikalarca ağlatıyor, "olsun seneye" diyor, uykuya dalıyorum...

2000: galatasaray uefa'yı alıyor..annem dersler yüzünden nba maçlarını da yasaklıyor..oysa çok iyi murat murathanoğlu taklidi yapıyorum..en kötüsü biraz da aşığım ve bundan benden başka kimsenin haberi yok..

2001: tüm vaktim üniversiteye hazırlanarak, maç izleyerek ve guns dinleyerek geçiyor..axl, slash'ın kıçına tekmeyi çoktan koymuş oluyor.."neden?" diyorum ama chinese democracy'iyi de dört gözle bekliyorum..

2002-2003: istanbula taşınıyorum, üniversite yurdundaki yatağim ve dolabım, calculus kitabım, puslu hisar manzarası ve guns n roses cdlerimden başka bir şeyim yok..

2004: istanbulu ve üniversiteyi sevmeye başlıyorum..yedek külübesinde de olsa tanrı'yı görüyorum..bu arada gpa zikzaklar çiziyor..

2005: büyük şok.. istanbulda adam gibi guns n roses coverlayabilen gruplar var, hem de sayıları bayağı da çok..chinese democracy'den umudu iyiden iyiye kesiyorum..

2006: hayatımda hiç olmadığım kadar aşık olup bir kaç ay içinde amı götü dağıtacakken, bu insanüstü kudretimin bir kismini guns n roses'dan aliyorum..kuruçeşme arena'da ilk kez roger waters'ı canlı izliyor, hacı oluyorum..hayatımda ilk ve son kez bir konser biletine 100 ytl civarı para ödüyorum..

2007: üniversiteyi bitirmemin ödülü, "excel sayfaları arasında harcanacak uzun bir ömür" oluyor..kız arkadaş dışında arta kalan zamanları da alkol-futbol-müzik'le geçiriyor, büyümeye lanet ediyorum..

2008: büyük gün geliyor..17 yıl sonra chinese democracy'nin piyasaya çıktığını duyuyorum.. heyecanlanamıyorum..tv programında "galatasaray" derken gözleri dolan hakan şükür'ün ve pazartesi sendromu ile cebelleşen ben'in, 10 yıl önceki halini düşünüyorum..duygulanıyorum..

çünkü, 90'ların çocukları artık daha fazla yaşlanmak istemiyor...

değil mi gençler??

22 Kasım 2008 Cumartesi

değişim ve kaos..

garip bir ülkedeyiz..bir “olamamışlık”, bir “kararsızlık”, bir “arada kalmışlık” sözkonusu..ne batı olabiliyoruz tam ne de doğuyu batıyla sentezleyebiliyoruz..yüzünü batıya dönen metropol gençliği neon lambali rock barlarda batı kültürüne sığınırken, eve dönerken bindiği takside müslüm gürses dinledi yıllar yılı..alt sınıfların egemen kültüre dayattığı arabesk hep bir olmamis öteki taraf olarak gösterildi..oysaki arabesk denen sey de bizim kültürümüzle besleniyordu..
***
bunların farkında olmadan hayatımız da toplumumuz da biçimlendi..biçimsiz bir biçimlenme yaşadık, yaşıyoruz..kaosla beslenen bir kargaşa toplumu olduk..kaosu da istikrarlı bir değişimle, adam harcayarak, model bozarak yaratıyoruz..siyasette de, sporda da, müzikte de böyleyiz..insanların spor okumak için girdiği bir internet sitesinde, böyle sınıfsal-sosyolojik çıkarımlar yapılmaz ama milletçe uğruna çıldırdığımız futbol'un iki büyük takımının durumu bizi bu konuya getiriyor..
***
20şer milyon taraftara, dev bütçelere, yatırımlara sahip takımlar, ligin daha 12.haftasında içler acısı hallerde..ligin kalitesiyle, anadolu ihtilali ile alakası yok bunun.geçelim..ortada bariz bir bütçe-performans dengesizliği var..tekrar ediyorum; 20şer milyon taraftar ve futbolla yatıp futbolla kalkan bir millet.. bu potansiyel dünyada başka nerde var? bu nasıl bir dengesizliktir? bu kadar mı kötü kullanılır? neden modeller, planlar, kalıcı başarıların yakalanmasını hedefleyen istikrarlı ekoller oluşturulmaz? hasbelkader oluşturulanlar neden 4 ayda tuzla buz olur? fenerbahçenin oturmuş, karakterini bulmuş, tarihindeki en önemli başarısını kazanmış modeli 4 ayda nasıl bozulur, niye bozulur? söylemekten yoruldum ama zico neden gider? benim gözümde türkiye liginde 6 yıldır üstüste şampiyon olup ligi domine eden takım, yedek külebesine yapılacak bir kaç eklemeyle avrupa'nın 2.olimpic lyon'u olacakken bu fırtınayı çıkarmak, düzeni istikrarı alt üst etmek hangi mantığa sığıyor? biri anlatabilir mi?
***
aynı şeyler galatasaray için de geçerli..geçen sene müthiş potansiyele sahip en az 10 genç adamı sahneye çıkararak bir model, bir takım yaratanlar bu takımı neden veteran yıldızlarla doluşmuş süslü bir bilgisayar oyunu takımına çevirirler? kewell'ın, baros'un galatasaray'da oynuyor olmasıyla ilgili herhangi bir problemim yok, yanlış anlaşılmasın..sorun; geçen sene yaratılan agresif, genç karakterin bir anda yok edilmesi..sabredilmemesi..istikrar gömleğinin çıkarılıp parçalanması..
***
sorunlar bunlar ama nedenler de ilk paragrafta yazıyor zaten..bizim milletçe tek olayımız değişim ve kaos..bu durum aziz yıldırım için de, adnan polat için de, senin için de, trübünde omuz omuza zıpladığın adam için de, aynı sokakta büyüdüğün sen üniversiteye giderken kahveye gitmeyi seçen çocukluk arkadaşın için de geçerli..malesef geçerli..
çok dertliyim be gençler

17 Kasım 2008 Pazartesi

get up, stand up!

marijuana filan diyip söze gireceğiz ama bu memleketin mahkemeleri iyi çalışıyor, blog kapanmasın şimdi durduk yerde..baba, tayfasıyla tek pas yapıyor, top saydırıyor yukardaki karede..brezilya liginden santos taraftarıymış bob marley..dönemin santos'unda pele oynuyor tabi, gel de taraftar olma..futbolu müzikten önce tanımış olsam, hiç düşünmez futbolcu olurdum diyor..onun sözleriyle post'a noktayı koyalım;

“Football is a whole skill to itself. A whole world. A whole universe to itself. Me love it because you have to be skilful to play it! Freedom! Football is freedom.” (Bob Marley- 1979)”
bariz kaç tane daha müzik-futbol ikilemesi yapmam gerekiyor beni affetmen için :)

steve harris

yeni nesil coldplay dinliyor, eskiler tanır; fotodaki adam steve harris..roger waters'ın olmadığı bi dünyada bas gitarın tanrısıdır..axl rose, dave mustaine vs. gibi "rock yıldızıyım, o zaman psikopat olmalıyım" triplerinde değil..efendi, temiz..futbolu da seviyormuş abimiz..ingilterede doğup futbolu sevmeyen adama ben adam demem zaten..bu arada forma kimin forması çözemedim..aston villa mı? ayağında futbol topu, kucağında fender precision, tam keyifli adam portresi..

bu postu barizzio, ercan ve bütün "cool" bas gitaristlere ithaf ediyorum..

3 Kasım 2008 Pazartesi

yürümeye devam edenler..


Disket CM'sinde 20'lik AMR(sağ açık) delikanlıyı tanıdığımda henüz 10 yaşındaydım.
Zaman geçtikçe CM yetkilileri ile ; belki sol açık, bir ihtimal forvet arkası ama en çok forvet olduğu konusunda uzlaştık.
Takımı küme düştüğünde, Nedved ve Buffon ile birlikte futbol tarihinin en karakterli duruşlarından birini sergiledi.
Şimdilerde 34 yaşında ve her hafta bir başka oynuyor, Madrid yetmedi Roma'yı da yaktı.
Roberto Baggio'dan sonra İtalyan futboluna gelmiş en büyük isim, at kuyruklu Baggio kadar yetenekli ve moda ikonu değil belki ama daha bir bayrak adam favorili Alessandro Del Piero.
Zaten fotoğraftaki vuruştan belli adam olacak çocuk..

Roberto baggio'nun kariyeri ne zaman o kadar düşüşe geçti ki gelseydi?

20 Ekim 2008 Pazartesi

ultrAs




Yazının başlığından insanın aklına ultrAslan ile ilgili bir yazı yazacağım geliyor. Ama bu yazı Galatasaray'ın taraftar grubu hakkında değil, ultras ismini taşıyan hareket ve ultrAslan'ın A'sının neden büyük yazıldığı ile ilgili ki sebep çoğunlukla zannedildiği gibi aslan kelimesinin ilk harfi olması değil.

Ultras endüstriyel futbola karşı olan taraftar gruplarıdır. A.C. Milan'ın müthiş koreografilerini hala aklımızdan çıkaramadığımız Fossa dei Leoni'si, Olimpik Marsilya'nın meşhur Ribery koreografilerinden hatırlayacağınız Curva-Massilia'sı ve Celtic'in Green Brigade'i de Galatasaray'ın ultrAslan'ına ilham veren ultras hareketinin birer ürünüdür. Tribünü Alperen ocaklarına döndürmekle suçlanan ultrAslan'ın(!) aksine genel mantalitesinde sosyalizmi barındırır, renkleri anarşizmin siyahı ve sosyalizmin kırmızısıdır. "A" harfi ise anarşiyi simgeler, bu yüzden büyük yazılır.

Tüm dünyada kendini ultras olarak kabul eden grupların ortak bir de manifestosu vardır, ki bu manifesto (tüm maddelerine katılmasam da) bize özlemini duyduğumuz bir çok şeyi hatırlatır.

Buraya bütün manifestoyu yazacak değilim. Birkaç sevdiğim maddeyi yazacağım. Tamamını orjinal bir metinden okumak isteyenler için link:http://the-manifest.hit.bg/italy.htm
türkçesi için de ultrasmovement.blogspot.com fikir verebilir.
işte benim favori maddelerim:
  • Ultraslar taraftarları bağımsızdır ne yönetimle ne de medya işleyişlerine karışamaz

  • Gol sevinci yaşam özgürlüğüdür: Gol sevincine müdahale edilmemelidir.

  • Eski Şampiyon kulüpler kupası formatına dönülmeli: Ülkesinde hiç şampiyon olmamış bir takım Şampiyonlar Ligi ne katılıp kazanabiliyor.

  • Forma numaraları 1 den 11 e kadar olmalı

  • Forma arkalarına isim yazılmamalı. (bkz. Revivo yazan Fenerbahçe formaları, Emre yazan Galatasaray formaları vs..)
Bunlar ve diğer maddeler, hatta manifestoda yer almayıp da futbolu güzelleştirecek, endüstriyelleşmekten kurtaracak, önerileriniz fikirleriniz varsa yorumlarda bekliyoruz efendim..
no al calcio moderno

19 Ekim 2008 Pazar

O değil de, Meysu vardı, n'ooldu ona?


Ortaokul ve lise yıllarımı Kayseri'de geçirdim. Efes Pilsen'in Koraç kupasını kazandığı dönemlerdi, Türkiye'de basketbol sıkı bir yükseliş trendindeydi.

Biz de iki haftada bir hem Meysuspor'u, hem de Efes'i, Fener'i, Cimbom'u izlemiş oluyorduk. Kah Meysu tezahüratı yapardık, kah karşı takımı desteklerdik. Koraç kupasında da çeyrek finali kıl payı kaçırmıştık!

Burçin Badem vardı, Turabi Genç vardı..

Şimdi araştırıp bakıyorum, google'da bile izini bulamıyorum o günlerin. Meysuspor'a dair bulabildiğim tek fotoğraf da Turabi'nin başka bir takımda yaptığı bir "Stopcemşat"ı..

Bir Meysu vardı, Ne oldu ona??
Boca river noolucak ya?