müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Eylül 2009 Cuma

Muse'un Direnişi


Muse'un uzun zamandır beklediğim yeni stüdyo albümü sonunda elime geçti! Genel olarak kanım şu: çok çok iyi. Klasik Muse fanlarını kızdıracak çok şey var albümde. Ama kendilerinden ricam, bizim 90'lar sonunda Metallica'ya yaptığımız "abi sattılar metali, pop bu düpedüz" gibi çocukça bağnazlıklara bulaşmasınlar. Bi dinlesinler, nefes alsınlar, sözleri düşünsünler bi... 21. Yüzyılda genç kuşağın alternatif eğilimli kesiminin politik görüşünü ete kemiğe büründürüyor albümdeki şarkı sözleri. Çoğu kişiye tavsiye edebileceğim, rahatlıkla kefili olacağım bir albüm. Bazı şarkılara dalalım:

Yukarıdaki kapağı gördükten sonra sürpriz olmuyor: Uzaylıvari efektler ve dinamik bir tempoyla açılıyor albüm "Uprising" şarkısıyla. Exo-politics’tekileri andıran agresif direnişçi sözler var.

Rise up and take the power back,
It's time the fat cats had a heart attack,
You know that their time's coming to an end,
We have to unify and watch our flag ascend
They will not force us,
They will stop degrading us,
They will not control us,
We will be victorious

"Resistance", ilk şarkıdaki direnişe aşk temasını ekliyor.

Love is our resistance
They'll keep us apart they wont stop breaking us down
Hold me
Our lips must always be sealed

Supermassive black hole’a şaşıran, tepki gösteren arkadaşlar "Undisclosed Desires" adlı şarkıda felç geçirecekler, yüksek ihtimalle. Justin Timberlake-Madonna düeti bekletiyor insana şarkının elektro-pop altyapısı. Bağnaz bir rocker perspektiften bakmayıp şarkının sözlerini, geri vokallerini biraz sindirirseniz, şarkının müzik tarihinde yer edinebilecek güzellikte olduğu kanısına varmanız işten bile değil. Gerçekten çok beğendim.

"I belong to you"da, şarkı bitene kadar, bir sonraki ölçüde karşınıza ne çıkacağını kestiremiyorsunuz. Tricklerle, sürprizlerle dolu neresinden baksanız. Şarkının biryerinde süper bir sürpriz var, "Samson and Delilah" adlı operanın (tabii ki önceden bilmiyordum, dinlerken “opera lan bu” diyerekten araştırmak durumunda kaldım) Mon cœur s'ouvre à ta voix (my hearth opens itself to your voice) adlı eserinden alıntı yapılmış. Şarkı şahmış, şahbaz olmuş.

Bunların dışında: "United Satates of Eurasia"da Bohemian Rhapsody’nin armonisini ve şiirselliğini; "Guiding Light"ta U2 müzikalitesiyle harmanlanmış Bon Jovimsi 90’lar soundunu, ekolu davullarını; "Unnatural selection"da klasikleşmiş bayıldığımız Muse tarzını; son olarak "Exogenesis symphony" 3’lemesinde ise Knights of Cydonia ile önemli bir eşiği kıran Muse’un, uzay senfonisi konusundaki Evereste ulaşışını görebiliyorsunuz.

Sevgili müz'ikseverler, Bu albümü dinleyin, Muse sevmiyorsanız bile mutlaka bir şans verin, sevmezseniz bana kızabilirsiniz, severseniz, içinizden teşekkür edersiniz..
süper de masif kara delik plevneden çıkmam diyor

26 Haziran 2009 Cuma

Efsane öldü


Benim için hep en büyüktü, uzunca bir süre de öyle kalacak. İki MJ zaten çocukluk kahramanlarımdı, bugün müzik bacağını kaybettik MJ'lerin.

Hakkında çıkan haberlere hiçbir zaman inanmadım, en azından inanmak istemedim. Son estetiklerine rağmen sevdim kendisini. Bir Dirty Diana, bir Beat it, bir Thriller kolay yapılmıyor; o bunlardan onlarcasını yaptı!

Toprağı bol olsun, tanrı ruhuna acısın..

29 Ocak 2009 Perşembe

Bi Technotronic vardı, n'oldu onlara?


Yıl 1989, Technotronic diye birkaç zibidinin "Pump up the jam" isimli şarkısı yayınlanmış, ve Amerika'da milyonlar satmaya başlamıştı single'ı. Hatta şarkının ünü bırakın Avrupa'yı Türkiye'yi, Elazığ'a gelmişti o günlerde (o yıllarda babamın görevi nedeniyle oradaydım)! Tabii biz "Avva" diye biliyorduk şarkıyı, şok oldum görünce, meğer sözleri şöyleymiş:

Pump up the jam
Pump it up, while your feet are stompin'
And the jam is pumpin' look at here the crowd is jumpin'
Pump it up a little more get the party going on the dance floor
Seek us that's where the party's at and you'll find out if you're too bad
I don't want (bu kısmı avva olarak okunuyor işte!) a place to stay
Get your boody on the floor tonight, make my day
Make my day, make my, make make my day
Yo!

O kadar ki, gidip kasedini (kapağı aynen şekildeki gibiydi) almıştık abimle, ki o dönemlerde, küçük şehirlerde yabancı kaset satan bir dükkan falan olurdu. Halen de albüm abimin evinde durur, 5 senede bir gaza gelir mutlaka dinleriz. Halen dinlemeyen varsa ya da özlemiş olan varsa, her yerde bulabilirler.
Bu kadının ters mi düz mü olduğunu anlayana yüz lira veriyorum.

26 Ocak 2009 Pazartesi

black..

şarkıların da cinsiyetleri var..bundan black gibi şarkılar sayesinde bahsedebiliyoruz.. üstelik durun bitmedi, dünyanın en erkek şarkısı bu.. izninizle açıklıyacam, biz erkekler iyi olup yeterince çabalarsak herşeyin yolunda gideceğine inandırılarak yetiştiriliriz.. kadınlar da böyle yetiştirilse de hayat onlara herşeyin daha iyi olacağı yönünde sürekli yeni tekliflerle gelir.. bu yüzden yetinme duyguları daha körelmiştir.. mutlu olmuş olmamış farketmez, yetinmez.. ejderha olsan farketmez.. dünyanın düzeni böyle kurulmuş genel anlamda; biz erkekler tekliflerle gelen, çabalayan, yarışan, kadın kısmı da karar verip fikrinden cayanı oynar.. erkeğin sahiplenme duygusunun, bu diken üstündeliğin, kadının kolayca yoldan çıkabilmesinin üstünde yükseldiğini düşünüyorum.. konudan sapmayacak olsam örneklerle açıklardım..
***
neyse black işte böyle bir ruh halinde başlıyor.. inandığı ne varsa ona güveni, inancı sarsılmış bi insanı anlatıyor.. hani herşeyi yaparsam herşey güzel giderdi, bu saçma ayrılık neyin nesi diyor kendi kendine.. bilmiyor ki o kadın onu bırakıyorsa amacı yalnız kalmak değil.. ya başka birini bulmuştur ya da bulacaktır.. o kadından degil eddie vedder'a, seattle'daki hiç bir erkeğe fayda gelmez.. ama işte gururuna da yediremiyor, anlamaya calışıyor ama tek bir sorunu var; gerçekleri anlamamazlıktan geliyor... yaşayanlar bilir, sözler yetersiz kalır bu durumlarda.. öyle olunca da içtekilerin dışarı dökülmesi için devreye bir bas, bir elektro gitar, bir davul, bir de çıldırmasına ramak kalmış insancığın vokali giriyor..sözlerin anlattıklarıyla üstümüze kurulu setler, eşikler anca böyle kırılıyor, aşılıyor.. sahiplenme, kaybedememe, bir türlü kabullenememe bundan güzel hiç anlatılmamıştı sanırım.. ama adam olmak insanlara gökten zembille inen bir haslet değil.. eşikleri aşmadan eşiklerin ardında güvende durmayı öğrenmek mümkün değil ne yazık ki...
***
şimdi söyleyeceğim şey şu; bu şarkıyı hiçbir zaman anlayamayacak 3 milyar kadın hala dışarılarda bi yerlerde geziyor.. aşılacak eşikleriniz ve kırılacak setleriniz varsa acele etmeniz lehinize olacaktır..
şarkıyı futbolla ilişkilendirmeye çalıştım, olmadı..ben de kadınlarla ilişkilendirdim..

23 Kasım 2008 Pazar

chinese democracy ve hakan şükür!

1991: nefret ettiğim okul yıllarım başlıyor..yılda en az 2 kez hasta, 3 kez baygınlık numarası yapıyorum, okuldan kaytarıyorum, sokağa fırlıyorum..abim walkman alıyor, kıskanıyorum..

1992: müzik benim için ya "daha dün annemizin..." ya da "sezen aksu"..abimin elinde duvar figürlü bir albüm, bunalımlardan bunalımlara koşuyor, anlam veremiyorum..bu arada tsyd kupasında fenerbahçe'yi, ligde galatasaray'ı tutuyorum..

1993: haylazım ama kafamda yara izi yok..çift haneli skorlarla biten mahalle maçlarında hattricklerim "taşüstü, el var" gibi envai nedenle engelleniyor ama yılmıyorum, tekmeye kafayı uzatıyorum..kolum dört yerden kırılıyor, evde oturuyorum..abimin duvar figürlü albümünü gizliden ele geçiriyorum..dinliyorum ama hiç bi şey anlamıyorum..

1995: the wall'ün esiri oluyorum..abimden başka albümler aşırıyorum..guns n roses bünyeyi ele geçiriyor..metallica'ya hiç ısınamamamın tohumlarini atiyorum, nirvana'yı keşfediyorum..hakan şükür konusunda kafam çok karışık, arif erdem'e kılım..

1996: abimden sonra evde simsiyah giyinen ikinci kişi ben oluyorum..annem bu durumdan rahatsız..rock saatinde slash'ın sololarını, avrupadan futbolda fowler'ın gollerini izlemek için trt'ye programlanıyorum..

1997: ucuza kaset çeken bir stüdyoya evdeki tsm kasetlerinden çalıp götürüyorum, abi'lere use your illusion, the sphagetti incident vs. çektiriyorum..okuldaki bi kaç kankadan başka bütün dünya "ne buluyorsun bu gürültüde" diyor, sinirlerimi geriyor..

1998: tam anlamıyla ergenliğe giriyorum, zamanımın çoğunu neyse boşver...

1999: 2000 yılına dek walkman, kasetçalar her ne dinliyorsam estranged ya da november rain dinlemediğim ardışık 2 gün yok..bu arada 68lileri de unutmuyorum..pink floyd'un yanına the who'yu, deep purple'ı katıyorum..queen bana çok piyasa geliyor..fatih akyel'in ayağını koymadığı top, beni dakikalarca ağlatıyor, "olsun seneye" diyor, uykuya dalıyorum...

2000: galatasaray uefa'yı alıyor..annem dersler yüzünden nba maçlarını da yasaklıyor..oysa çok iyi murat murathanoğlu taklidi yapıyorum..en kötüsü biraz da aşığım ve bundan benden başka kimsenin haberi yok..

2001: tüm vaktim üniversiteye hazırlanarak, maç izleyerek ve guns dinleyerek geçiyor..axl, slash'ın kıçına tekmeyi çoktan koymuş oluyor.."neden?" diyorum ama chinese democracy'iyi de dört gözle bekliyorum..

2002-2003: istanbula taşınıyorum, üniversite yurdundaki yatağim ve dolabım, calculus kitabım, puslu hisar manzarası ve guns n roses cdlerimden başka bir şeyim yok..

2004: istanbulu ve üniversiteyi sevmeye başlıyorum..yedek külübesinde de olsa tanrı'yı görüyorum..bu arada gpa zikzaklar çiziyor..

2005: büyük şok.. istanbulda adam gibi guns n roses coverlayabilen gruplar var, hem de sayıları bayağı da çok..chinese democracy'den umudu iyiden iyiye kesiyorum..

2006: hayatımda hiç olmadığım kadar aşık olup bir kaç ay içinde amı götü dağıtacakken, bu insanüstü kudretimin bir kismini guns n roses'dan aliyorum..kuruçeşme arena'da ilk kez roger waters'ı canlı izliyor, hacı oluyorum..hayatımda ilk ve son kez bir konser biletine 100 ytl civarı para ödüyorum..

2007: üniversiteyi bitirmemin ödülü, "excel sayfaları arasında harcanacak uzun bir ömür" oluyor..kız arkadaş dışında arta kalan zamanları da alkol-futbol-müzik'le geçiriyor, büyümeye lanet ediyorum..

2008: büyük gün geliyor..17 yıl sonra chinese democracy'nin piyasaya çıktığını duyuyorum.. heyecanlanamıyorum..tv programında "galatasaray" derken gözleri dolan hakan şükür'ün ve pazartesi sendromu ile cebelleşen ben'in, 10 yıl önceki halini düşünüyorum..duygulanıyorum..

çünkü, 90'ların çocukları artık daha fazla yaşlanmak istemiyor...

değil mi gençler??

17 Kasım 2008 Pazartesi

get up, stand up!

marijuana filan diyip söze gireceğiz ama bu memleketin mahkemeleri iyi çalışıyor, blog kapanmasın şimdi durduk yerde..baba, tayfasıyla tek pas yapıyor, top saydırıyor yukardaki karede..brezilya liginden santos taraftarıymış bob marley..dönemin santos'unda pele oynuyor tabi, gel de taraftar olma..futbolu müzikten önce tanımış olsam, hiç düşünmez futbolcu olurdum diyor..onun sözleriyle post'a noktayı koyalım;

“Football is a whole skill to itself. A whole world. A whole universe to itself. Me love it because you have to be skilful to play it! Freedom! Football is freedom.” (Bob Marley- 1979)”
bariz kaç tane daha müzik-futbol ikilemesi yapmam gerekiyor beni affetmen için :)

steve harris

yeni nesil coldplay dinliyor, eskiler tanır; fotodaki adam steve harris..roger waters'ın olmadığı bi dünyada bas gitarın tanrısıdır..axl rose, dave mustaine vs. gibi "rock yıldızıyım, o zaman psikopat olmalıyım" triplerinde değil..efendi, temiz..futbolu da seviyormuş abimiz..ingilterede doğup futbolu sevmeyen adama ben adam demem zaten..bu arada forma kimin forması çözemedim..aston villa mı? ayağında futbol topu, kucağında fender precision, tam keyifli adam portresi..

bu postu barizzio, ercan ve bütün "cool" bas gitaristlere ithaf ediyorum..