konuk yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
konuk yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ekim 2009 Cuma

Tarih tekerrürden ibaret


Daha burada Raikkonen’in son yarışlarda yükselişe geçtiğini yazalı 15 gün kadar olmuşken o takımından kovuldu bile... Bundan 3 sene olan olay yine başına geldi... 3 sene önce onun yerine Alonso’yu getiren Mclaren takımıydı ve o Ferrari’ye daha yüksek bir kontratla geçiyordu (Yılda 45 milyon dolar). Bu ücret, Tiger Woods’tan sonra dünyada en çok kazanan sporcu yapmıştı Kimi’yi.
İki gün önce Ferrari 2010 yılı için Alonso ile anlaştığını açıladı sonunda... Zaten son zamanlarda böyle bir dedikodu devam ediyordu ve bugüne kadar formula 1 dünyasında çıkan bu tarz dedikodular genelde doğru çıktığı için bunun da gerçekleşme ihtimalinin yüksek olduğu tahmin edilyordu. Ve beklenen oldu; Alonsa Kimi’yi yeniden koltuğundan etti.
Bunun iki tane nedeni var bana kalırsa; 1.’si yukarıda bahsettiğim Raikkonen’in maaşı (bu maaş Ferreri’yi bile zorlar nitelikte) ve 2.’si ve daha önemlisi Santander’in (dünyanın en büyük 7. bankası olan İspanyol kuruluşu) önümüzdeki sene Ferrari’ye sponsor olmak için Alonso’yu yarıştırmalarını şart koşmuş olması (ve muhtemelen Alonso’nun ücretini de bu bankanın vereceği söyleniyor)
“Peki tamam bu tarz işlerde paranın önemi büyük ama Raikkonen bunu haketti mi yoksa Ferrari acımasızca mı davrandı?” diye sorarsanız size şöyle bir cevap verebilirim;
Birincisi, Raikkonen bu takımda 3 sene içinde önemli başarılar kazandı: 1 pilotlar şampiyonluğu, 2 markalar şampiyonluğu, 9 yarış galibiyeti, 5 pol pozisyonu ve 225 puan (2009 sezonu henüz bitmedi tabi). Yani başarısız sayılmazdı. Ama muhteşem bir ilk sezonun ardından son 2 sezon kendinden bekleneni tam olarak verebildiği de söylenemez. Ama kovulmak için yeterli bir zemin de yaratmıyor bu.
İkinci olarak, takım sponsorluğu formula 1 takımlarının (Ferrari takımının bile) yaşamsal kaynaklarından biri... Böyle bir anlaşmayla bir pilotun maaşından 51 milyon dolar (2010 için Raikkonen’in alacağı söylenen para bu) kar, 2 kere dünya şampiyonu olmuş bir pilotu bedava yarıştırma ve üstüne sponsorluk ücreti ile tahminen yıllık 100 milyon doları aşkın bir gelir sağlamış oluyor. Bu da Ferrari için gerçekten akıllıca yapılmış bir hamle bence, ve Raikkonen’i çok sevmeme rapmen her türlü hatır-gönül ilişkisinin önünde yer alacak bir anlaşma bu...



Peki bundan sonra Raikkonen’e ne olacak?

Birçok kişinin (ve benim de) tahmini Raikkonen’in McLaren’de Kovalainen’in koltuğuna geçeceği... Ayrıca bu bir temenni de... Çünkü şu anda Raikkonen’in ücretini karşılayabilecek ve kazanmasını sağlayacak bir araba verebilecek tek takım McLaren’miş gibi gözüküyor. Sanırım o da birkaç gün içinde belli olur... Ama şayet McLaren ile anlaşma yapamaz ve seneye yarışamazsa o zaman Kimi için gerçekten yazık olacak.
Not: 2. Fotoğraf Kimi’nin şampiyon olduğu 2007 yılı Brezilya Grand Prix’i sonrası çekilmiş... 1 puanla Alonso ve Hamilton’ın önünde şampiyon olmuştu...
Yayıncının notu: Motorsporları dünyasının usta kalemi Kemal Kandemir birkez daha bizlerleydi, kendisine çok teşekkür ediyoruz.

24 Eylül 2009 Perşembe

Fethiye Spor Kulübü


Kapsamı dâhilinde Fethiye de olan muhteşem eğlenceli, dinlenceli, öğrenceli bir tatilin dönüşündeki zor intibak sürecini yaşarken, paylaşmadan edemeyeceğim bir haber geçeceğim yüksek müsaadelerinizle.

Fethiye’de dikkat çeken özelliklerden birisi, tüm şehri donattıkları Fethiyespor ve takımın taraftar derneğinin bayraklarıydı. Biz maymun gibi tarih ve doğaya koştururken yerli halk da takımlarını bağırlarına basmaktaydı. “Support your local team” şiarının benimsenememesinin Türk spor yaşantısındaki en büyük eksiklik olduğunu düşünmemden ötürü mest olmuştum.

Girişimci gevşek şahsiyet olarak, her yörede olduğu üzere Fethiye’de de yöre esnafıyla muhabbete koyulduk. Kimle konuşsam bu Fethiyespor mevzuunu açıp ruhumu şenlendiriyordum. Derken bir garson arkadaşın “Abi, Göztepelileri şehirden çıkarmadık, parçaladık” şeklindeki ifadesiyle (aslında çoğunun yaklaşımı böyleymiş ) gerçeğe döndüm. Tabi dönüş esnasında kafamdan gigabaytlarca veri akıyor. Ancak ilk aklıma gelen takım logosundaki kalpti. 1933 yılında belli ki aşkla kurulmuş bir kulübün -kaldı ki cennet bir beldenin kulübünün- taraftarları için kanımca biraz “hardcore” kaçan ifadelerdi. Hemen olayı araştırdım ve sebebi ne olursa olsun olmayasıcayı* öğrendim.

Sanırım karakterlerini oluşturamamış, birey olamamış, immatür yaratıklar, kimliklerini fanatizm, hatta holiganizm çatısı altında yaratmaya çalışıyor. Yani kişilik özellikleriyle tanınamayan John Doe** “çok pis cimbomludur” diye tanınıyor. Meslek icabı edindiğim naçizane sezgiye göre gelecekte bu kişilik defektlerinin daha sık ve yoğun yaşanacağından da haberdar etmek isterim sizleri.

Önce John Doe olunmalı, sonra bilmem neci.

N’olur kendinize mukayyet olun. Abi tavsiyesi…

İyi bayramlar…
Lazinyo

Konuk Yazar Furyamız devam ediyor. Lazinyo biraderime çokça teşekkür ediyorum..
* Yazar Fethiyesporluların Göztepe vukuatını detaylı olarak vermemiş. Detaylar için.
**John Doe: "Herhangi bir insan" anlamında kullanılabiliyor. Ahmet, Mehmet gibi, daha havalısı..
Lazinyo & Barizzio @ Marmaris

14 Eylül 2009 Pazartesi

Monza


İtalya Monza GP muhteşem bir yarış oldu... İlk turdan itibaren o kadar fazla geçiş ve atak izledik ki bir an için kendimi 70'lerde 80'lerde bir yarış izlediğimi sandım... Hamilton pole poziyonunda başladı yarışa ve startta yerini korudu. Raikkonen'in alıştığımız iyi çıkışlarından birini daha izledik ve kendisini 2. sıraya taşıdı bu atak... Daha sonra Brawn'lar üstüste Kovalainen'i geçerek RedBull'lara göre daha avantajlı birer yer olan 4. ve 5.'liğe yerleştirdiler. Aslında bu dereceler onlara galibiyeti getirebilecekmiş gibi görünmüyordu. Fakat tek pitstop taktiği ve (ağır arabalara rağmen) mükemmel atılan turlar onları yarışın ortalarında ilk iki sıraya yerleştirdi ve yarışın sonuna kadar yerlerini koruyarak finişe ilk iki sırada gelebildiler.


Yarışın son metrelerinde ise Hamilton kaza yapınca bir anda Raikkonen yarışı 3. sırada bitirdi ve son 3 yarışta olduğu gibi yine podyumda yer buldu kendine...


RedBull ise yarıştan Vettel'in 8.'liği sadece 1 puan alarak yavaş yavaş havlu atma aşamasına geldi BRawn GP karşısında... Artık bu saaten sonra RedBull'un geri gelmesi çok zor görünüyor. Button'ı da tek zorlayabilecek pilot da Barrichello... (Umarım şampiyon da o olur, çünkü Button hiç haketmiyor.)


Yarıştan diğer notlar;
Force India SPA'dan sonra kaldığı yerden devam ederek Sutil ile 4. sırada yer aldılar. Yarışın ortalarında Luizzi yarış dışı kalmamış olsa muhetemelen o da yarışı puan barajının içinde tamamlayacak ve ilk yarışında takımına puan kazandıracaktı.
Fisichella geçen yarışa göre (bu sefer Force India değil Ferrari'de yarışıyor olmasına rağmen) çok daha kötü bir yarış çıkardı ve puan dahi alamadı. Bu da aslında Ferrarinin bu seneki otomobilinin çok da iyi durumda olmadığının bir göstergesi bence...
Hamilton yarışın ortalarına doğru yarışın en büyük favorisi konumundayken gereksiz zorlamasının bir sonucu olarak yarışın son turunda kaza yaparak yarış dışı kaldı. Son yarışta puan alamamış olan Hamilton bu yarışta da yarış dışı kalarak hayranlarına hayal kırıklığı yaşattı.

İtalya GP'nde yarış sonrasında sıralama şu şekilde oluştu:
1. Rubens Barrichello - Brawn GP
2. Jenson Button - Brawn GP
3. Kimi Raikkonen - Ferrari
4. Adrian Sutil - Force India
5.Fernando Alonso - Renault
6.Heikki Kovalainen - McLaren
7.Nick Heidfeld - BMW-Sauber
8.Sebastian Vettel - Red Bull
9.Giancarlo Fisichella - Ferrari
10.Kazuki Nakajima - Williams
11.Timo Glock - Toyota
12.Lewis Hamilton - McLaren (-1lap)
13.Sebastian Buemi - Toro Rosso (-1lap)
14.Jarno Trulli - Toyota (-1lap)
15. Romain Grosjean - Renault (-1lap)
16. Nico Rosberg - Williams (-1lap)


Sürücüler Klasmanı puan durumu:
1.Jenson Button (80)
2.Rubens Barrichello (66)
3.Sebastian Vettel (54)
4.Mark Webber (51.5)
5.Kimi Raikkonen (40)
6. Nico Rosberg (30.5)
Her yazısıyla bizleri onurlandıran yarış dünyasının usta kalemi Kemal Kandemir, yine bizlerleydi. Kendisine buradan teşekkürü bir borç biliyoruz

5 Nisan 2009 Pazar

Başarılar ve temelleri

İşbu yazı, abim Lazinyo tarafından, Siena gezisi sırasında kaleme alınmış bir denemedir.

Aslında her şeyde olduğu gibi sporda da kalıcı olabilecek başarıların temelinin olması gerekir diye düşünüyorum. Hemen her spor dalında tarihe geçmiş başarılarımız olmuşsa da hiç biri maalesef kalıcı olamadı. Halter, güreş, savunma sporları, futbol ve basketbol akla ilk gelenler. Göçe göçe, kona kona en sonunda durulduğumuz topraklarda da anlamış bulunmaktayım ki temel memel atamamışız.

Görmüş olduğunuz fotoğraflar geçtiğimiz hafta Siena’da tarafımca çekildi.
Bu şehirde herşey yüzlerce yıllık dokuyla beraber yaşıyor, yeni yapılan herşey de bu dokuya uygun olarak kırmızı taştan yapılıyor ve Siena’da neredeyse tamamen Sienalılar yaşıyor. Tüm şehir gördüğünüz gibi.

Bu inanılmaz tarihi atmosfer içerisinde maymun gibi etrafa bakıp kompozisyon ararken gözüme banka ve gölgeliğinde yazanlar ilişti. Ardından rehberimden olayla ilgili bilgi istedim. Monte dei Paschi di Siena görmüş olduğunuz tarihte kuruluyor. Şu anda Siena’nın % 40’ına sahipler ve yıllık gelirlerinin %40’ını Siena için harcamak zorundalar.

Hasılı aklıma hemen Ergin Ataman ve Montepaschi Siena’sı geldi. Yanlış hatırlamıyorsam 2002'de Saporta kazanmışlardı. Aynı takım akla Mirsad’ı, Naumoski’yi, Žukauskas’ı, Rentzias’ı ve Chiacig’i de getiriyor. 2007 ve 2008 şampiyonu, 2009'un da en güçlü adayı. Biz Koraç kupaları ve final four'lardan nerelere geldik, adamların progresi ortada. Biz de ilerde “köklü” oluruz diye umuyorum.

Tıp ve din alanında da ilklere sahip bir şehir. Haliyle sporu da destekleyiş biçimleri biraz farklı. Sadece basketbol değil tabi ki, futbolun da adı çok geçiyor. Siena futbol takımı, ki onlar da isimlerini sponsorları Montepaschi'nin ismiyle birleştirmek üzereler, ilk kez Serie A'ya yükseldikleri 2000 yılından bu yana artan bir başarı grafiğiyle Serie A'nın hatırı sayılır kulüplerinden biri olma gayreti gösteriyor.

Saçma bi fotoğraftan nereye geldik. Bol sporlu günler diliyorum.

Lazinyo
kardeşime çok teşekkür ediyor, yazılarının devamını diliyorum..

10 Şubat 2009 Salı

bakış açısı


"bu yazı konuk yazarımız nilay'ın klavyesinden dökülmüştür.."

blog’u severek takip edenler bilirler ki birkaç gün öncesinde milan-… (diğer takımın adını hep unutuyorum) maçı sırasında birtakım yorumlarda bulunup sevgili wasted times kardeşimizi futboldan soğutarak kendisinin duygusal –tribal bir yazı yazmasına neden olmuştum. futbol hakkındaki hislerimi dile getirerek w.t. gibi kaç kişiyi futboldan soğuturum bi deneyeyim istedim..
***
“blogumuzu gayleştirme” diyenlerin seslerini duyar gibiyim ki kendilerine bu blogun sadece erkekler tarafından okunmadığını, bu yazının sevgili yazarlarımızın kız arkadaşları başta olmak üzere tüm kadın okuyucularımıza ithaf olunarak yazıldığını belirtmek isterim..
***
İşte futbolla ilgili hatırladıklarım;

küçükken babamın yanında “erkeklere bakmanın” verdiği utangaçlık-suçluluk duyguları ve tabi bu duygulara rağmen kim yakışıklı kim değil karar verme oyunu oynamaktan duyulan zevk...
Babamın zamanla yerini arkadaşlarıma bırakışı ve oyunu sesli oynamaya başlayışım/erkek arkadaşlarıma bırakışı ve oyunu az sesli oynamaya başlayışım...

Gattuso’yu bile çekici kılabilecek İtalyan formaları ve ilk gerçek (!) futbolcu aşkım Inzaghi..

Bir dönem pepsinin verdiği posterlerde yurt odamıza bantlamak için Beckhamlı olanı arayışımız-ki gerçek hayata bir ironi gibi şansımıza hep Roberto Carloslu olanlar çıkardı…

PES oynarken yemediğim gollerdeki tek etkenin bilgisayarın yönettiği kaleciler oluşuyla birlikte kalecilerin en önemli oyuncu olduğunu kavrayışım ve bu kavrayışla birlikte başlayan Casillas hayranlığım...

Arkadaş hatırına gittiğim halı saha maçlarında sıkıntıdan maç şipşakçılığına soyunuşum...

Ve son olarak da aşık olduğum çocuğu daha yakından tanıyabilmek için aslanım.com’a üye oluşum..

Löw’den Beckham’a, Totti’den Luca Toni’ye… Futbolun biz kadınlar için önemi büyüktür!
Ballack hayranı olan hatun kişiye armağan olsun.

8 Ocak 2009 Perşembe

Ceza Yayı Mavrasalı

Dün geceki yazıma "Ram" adlı okuyucumuzun yaptığı yorumdur, candır. Yazı post edilirken eser sahibinin izni alınmamıştır. Bilginize...

... Az önce Tsubasa izledim, efkarlandım yine.Meiwa-Nankatsu şampiyonluk maçı hem de. Bi tarafta Wakabayashi, Tsubasa, Misaki; diğer tarafta Hyuga,Wakashimazu ve Sawada. Birbirlerinin iç seslerini duyan Hyuga ve Tsubasanın "Biz kazanıcaz", "Öyle mi gel de gör bakalım" tarzı konuşmaları.

Auman, Wakabayashi karması bir etkiyle bir sene kafamdan çıkarmadığım şapkam geldi aklıma.Wakabayashi'nin sol ayağı sakatlanınca sol dizimdeki ağrılarım depreşti.

Yoksa 3 büyüklerimizdeki 10 numara manyaklığı Tsubasa'dan kalma mı?

Yoksa milli kalecilerimizin hep sakat oynaması Wakabayashi mirası mı? Maçları son dakikada kazanmamız bir Nankatsu geleneği mi?

Yoksa ikinci adam sendromum Misaki'ye olan hayranlığımızın Tsubasa'dan çok olmasından mı?Takım oyununu bir türlü beceremememiz Misaki, Tsubasa ikilisinin bütün atakları yapmasından mı yoksa Wakabayashi'nin bütün rakip ataklarını defansı yok sayarcasına "Ben durdururum, siz vurun" demesinden mi?

Bloklar arası kopukluk maç boyunca topun sahanın neresinde olduğunu bilemediğimizden mi?

Yoksa Tsubasa, Japonların futbol kültürümüzün gelişimini engellemek için yaptığı bir çizgi film mi?

Nedir ne değildir bilemiyorum ama siz siz olun Tsubasayı Japonca seslendirmeyle izlemeyin. Soğudum resmen delikanlılardan.
Ramo çok sağol..